18. İstanbul Bienali “Üç Ayaklı Kedi” paralel sergisi olarak gerçekleştirilen Fluid Stories, Alla Güner ve Ege Subaşı’nın eserlerini bir araya getiriyor. Sergi, dünyamız ile bedenlerimiz arasındaki benzerliği su üzerinden ele alarak izleyiciyi hem ekosistemlerin hassas dengelerine hem de benliğin katmanlı yapısına bakmaya davet ediyor.
Her yüzey, zamanı ve onun görünmez izlerini taşır. Yeryüzü, üzerinde yürüdüğümüz toprak kadar, akışkanlığını koruyan suyun belleğiyle de var olur. İnsan bedeni de aynı şekilde hem taşıyıcı hem de kaydedici bir yüzeydir. Fluid Stories, bu bağı iki farklı sanatçının pratiğinde görünür kılar.
Alla Güner, Türkiye ve Japonya’yı çevreleyen denizlerden ve su kütlelerinden yola çıkarak oluşturduğu “su haritaları”nda ekosistemlerin hassas dengesine işaret eder. Onun işleri, suyun belleğinde biriken jeopolitik, ekolojik ve iklimsel dönüşümleri katmanlı, akışkan ve geçirgen bir görsel dile tercüme eder. Suyun taşıdığı izler yalnızca coğrafyaların değil, küresel yaşamın da narin yapısını ortaya çıkarır.
Ege Subaşı ise bu hassasiyeti içe, bedene ve ruha taşır. Sanat pratiği öz-farkındalık, benlik ve varoluşsal sorgulamalar etrafında şekillenir. “Sis Perdesi” metaforuyla tanımladığı yaklaşımında, dış etkilerin algıyı bulanıklaştırdığı ve özün görünmezleştiği anlar açığa çıkar. Portrelerinde yüzler kayar, figürler belirsizleşir, anılar yarım kalır. Netlik ile flu’luk arasında gidip gelen figüratif dili, öznenin parçalı doğasını ve iç dünyanın değişken dengelerini görünür kılar.
“Fluid Stories”, Alla Güner’in dış dünyada, suyun yüzeyinde okuduğu izlerle; Ege Subaşı’nın iç dünyada, bedende ve ruhta keşfettiği dengeleri aynı düzlemde buluşturur. Bu karşılaşma, yeryüzü ile benliğin, doğa ile insanın, dışsal ile içsel olanın aslında birbirinden ayrı olmadığını hatırlatır.
Her yüzey, zamanı ve onun görünmez izlerini taşır. Yeryüzü, üzerinde yürüdüğümüz toprak kadar, akışkanlığını koruyan suyun belleğiyle de var olur. İnsan bedeni de aynı şekilde hem taşıyıcı hem de kaydedici bir yüzeydir. Fluid Stories, bu bağı iki farklı sanatçının pratiğinde görünür kılar.
Alla Güner, denizlerden ve su kütlelerinden yola çıkarak oluşturduğu “su haritaları”nda ekosistemlerin hassas dengesine işaret eder. Onun işleri, suyun belleğinde biriken jeopolitik, ekolojik ve iklimsel dönüşümleri akışkan ve geçirgen bir görsel ile tercüme eder. Suyun taşıdığı izler yalnızca coğrafyaların değil, küresel yaşamın da narin yapısını ortaya çıkarır.
Ege Subaşı ise bu hassasiyeti içe, bedene ve ruha taşır. Sanat pratiği öz-farkındalık, benlik ve varoluşsal sorgulamalar etrafında şekillenir. “Sis Perdesi” metaforuyla tanımladığı yaklaşımında, dış etkilerin algıyı bulanıklaştırdığı ve özün görünmezleştiği anlar açığa çıkar. Portrelerinde yüzler kayar, figürler belirsizleşir, anılar yarım kalır. Netlik ile flu’luk arasında gidip gelen figüratif dili, öznenin parçalı doğasını ve iç dünyanın değişken dengelerini görünür kılar.
“Fluid Stories”, Alla Güner’in dış dünyada, suyun yüzeyinde okuduğu izlerlen yola çıkarak oluşturduğu su haritaları; Ege Subaşı’nın iç dünyada, bedende ve ruhta keşfettiği dengelerin aynı düzlemde buluşturur. Bu karşılaşma, yeryüzü ile benliğin, doğa ile insanın, dışsal ile içsel olanın aslında birbirinden ayrı olmadığını hatırlatır.






