Sergiler
Cracks of Innocence
Arthur Rimbaud, dünyayı algılamanın sınırlarını zorlayan diliyle, hakikatin çoğu zaman yüzeyde değil, yüzeyin kırıldığı yerde belirdiğini hatırlatır. Onun dizelerinde masumiyet, korunmuş bir saflıktan çok, çatlaklardan sızan, yarılmalarla şekillenen ve her seferinde yeniden tanımlanan bir iç süreçtir. Bu nedenle masumiyet, korunmuş bir saflık olmaktan ziyade, çatlaklardan sızan ve yeniden şekillenen bir iç süreç olarak ele alınır. Çatlak burada bir kusur değil; hem iç dünyanın hem dış dünyanın birbirine değdiği bir açıklıktır. Cracks of Innocence, masumiyeti ideal bir bütünlükten çok, kırılmayla güçlenen bir duyarlılık olarak ele alır. Çatlaklar, ilk bakışta bir kesinti gibi görünse de, yeni anlamların başladığı noktalardır. Masumiyet de tam bu aralıklarda, kırılganlıkla direncin kesiştiği anlarda ortaya çıkar. Sergi, masumiyeti bir duygu değil, bir deneyim alanı olarak düşünmeye davet eder. Çatlaklara bakmak, dünyayı kusursuzluk üzerinden değil, kırılmalarıyla birlikte kavramak demektir. Bu yaklaşım, belirsizliği yeni imkânlara işaret eden bir alan olarak görür. Cracks of Innocence, izleyiciyi hem kendi içsel çatlaklarıyla hem de dünyanın görünmeyen derinlikleriyle temas etmeye çağırır.
Daha fazla bilgi edinFigürün Ritmi
Chi Art Gallery, 18 Şubat - 18 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek olan Figürün Ritmi başlıklı sergide, Türk resim ve heykel sanatının öncü isimlerinden Süleyman Saim Tekcan ile yakın dönemin dikkat çeken sanatçılarından Emir Tekkalmaz’ı aynı sergide buluşturuyor. Küratörlüğünü Deha Çun’un üstlendiği sergi, figüratif sanatın ritim, hareket ve süreklilik üzerinden kurduğu çok katmanlı ilişkiyi merkezine alıyor. Figürün Ritmi, iki farklı kuşağı, iki ayrı figür dünyasını ve iki özgün hareket anlayışını Chi Art Gallery’de ortak bir ritimde bir araya getiriyor. Sergi, figürün yalnızca biçimsel bir temsil değil; aynı zamanda zaman, disiplin ve devinimle kurulan bir anlatı aracı olduğunu ortaya koyuyor. Atın kontrollü gücü ile dans eden bedenin akışkanlığı arasında kurulan görsel diyalog, serginin temel kavramsal eksenini oluşturuyor. Süleyman Saim Tekcan’ın disiplinli çizgileri ve güçlü at figürleri, Emir Tekkalmaz’ın bedensel hareket ve akışkanlık odaklı figürleriyle yan yana gelerek, figüratif sanatın farklı ritimlerini izleyiciyle buluşturuyor. Figürün Ritmi, figürün durağan bir imge olmaktan çıkarak, hareketin kendisine dönüştüğü bir alan açarken; kuşaklar arası estetik ve düşünsel bir karşılaşmaya da zemin hazırlıyor. Sergi, figüratif anlatımın tarihsel sürekliliğini çağdaş bir bakışla yeniden okumayı öneriyor.
Daha fazla bilgi edinFragments of Collective Memory
Zaman içerisinde kolektif hafızamızda yer eden farklı dönemlere ait imgeler, estetik referanslar ve kültürel izler; illüstrasyon temelli bir yaklaşımla mimari ve sinematografik sahneler hâlinde, el çizimleri aracılığıyla yeniden hayat bulur. Bu yaklaşımda sanatın farklı akımları arasında bir karşılaşma alanı oluşur. Kubizm’in yapısal düşüncesi, Sürrealizm’in bilinçaltına açılan özgür imgeleri ve Pop Art’ın kültürel ikonlarla kurduğu ilişki aynı anda var olarak görsel ve kolektif bir zenginlik yaratır. Sanatçının mimarlık geçmişi bu görsel dili belirgin biçimde şekillendirir. Ömer Atakan için kompozisyon yalnızca estetik bir düzenleme değildir; katmanlar hâlinde kurulan bir yapı, adeta bir mimaridir. Yüzey, imgelerin yer değiştirdiği, kesiştiği ve yeniden bağlandığı bir mekâna dönüşür. Atakan’ın sinemaya olan güçlü ilgisi ise bu mimariyi belirleyen bir diğer unsur olarak karşımıza çıkar. Işık, kadraj ve dramatik yoğunluk, işleri çoğu zaman sinematik bir atmosfer içinde sunmayı amaçlar. İzleyici bu yüzeylerde kimi zaman 1970’lerin sinema estetiğini çağrıştıran sahnelerle, kimi zaman popüler kültür ikonlarının siluetleriyle, kimi zaman da hiç çekilmemiş bir filmin afişini andıran görüntülerle karşılaşır. Bu imgeler tam anlamıyla tanıdık değildir; ancak bütünüyle yabancı da değildir. Tam da bu aralıkta, kolektif hafızanın belirsiz alanında yer alırlar. Fragments of Collective Memory, bu anlamda yalnızca bir sergi değil; imgelerin nasıl dolaştığını, nasıl hatırlandığını ve zaman içinde nasıl yeniden kurulduğunu sorgulayan bir düşünme alanı açar. Ömer Atakan’ın işleri izleyiciyi yalnızca görüntülere bakmaya değil, aynı zamanda kendi görsel hafızasının izlerini takip etmeye davet eder.
Daha fazla bilgi edinElifko
`Chi Art Gallery` sanatçı Elifko’nun üçüncü kişisel sergisi `The Toy Story`yi duyurmaktan mutluluk duyar. T.Melis Golar küratörlüğünde, 10 Nisan 2026 tarihinde, Beyoğlu, Galata’da açılacak olan sergide Elifko’nun son dönem ürettiği eserleri yer alacak. Sanatçının imzası haline gelen tabakların ve kadın portrelerinin bir araya geldiği sergide, bir oyuncağın hikayesinin, bir çocuğun yaşamına ve yetişkinlik portrelerine dahil oluşu izlenecek. Sanatçı bu sergide, tabağına geçmişe duyulan özlem, masumiyet ve hafızayı koyuyor. Yetişkinlik ve çocukluk, hayal ve gerçek arasında mekik dokuyan tuvaller, çocuk oyunlarının geleceğe dair bir ihtimal taşıyabileceğini gösteriyor. Bir anı, bir yemeğin tükenmesi kadar hızlı kaybolabilirken, sanatçının tuvallerinde ise bu geçiciliğe karşı bir direnç oluşuyor; saklama, unutmama ve değeri koruma isteği. Bu çaba, anıyı vakumlayıp muhafaza etmeye hedefliyor. Geçmiş ile gelecek arasındaki çarpışma ve zamanın yıkıcılığı ise ateş ve mum metaforları üzerinden görünür hale geliyor. Sanatçının legolar üzerinden kurduğu anlatım, oyunun sunduğu sonsuz ihtimalleri ve bu ihtimaller arasındaki seçimlerin hayatı nasıl şekillendirdiğini vurguluyor. Kurma ve bozma üzerine kurulu bu yapı, bir düşünme pratiğini canlı tutuyor. Aynı zamanda, ihtimallerin zamanlar ve yaşamlar arasında yarattığı kelebek etkisine işaret ediyor.
Daha fazla bilgi edinCevher
“Cevher birdir; kimi ona Tanrı der, kimi Doğa.”— Spinoza Cevher, görünüşlerin ardında değişmeden kalan özü, varlığın kendi kendini var eden doğasını işaret eder. Spinoza’ya göre evren, Tanrı ya da Doğa olarak adlandırılan tek bir cevherden ibarettir; her şey bu cevherin bir kipidir — bir taş, bir kuş, bir düşünce ya da bir renk lekesi. Cevher sergisi, sanatın bu kipleri görünür kıldığı bir alan olarak tasarlandı: her eser, aynı özün farklı bir biçimde kendini ifade edişidir. Yunus Özaksu’nun pratiği, doğanın döngüsünden, maddenin dönüşümünden ve sembollerin kolektif belleğinden beslenir. Sanatçı, ceviz kabuğu ve kına taşıyla renklendirdiği kâğıt yüzeylerinde minyatür geleneğini çağdaş bir dile taşır. Kâğıdın sade hâlinden dokulu yüzeye geçişi, tasavvuf felsefesindeki “hamlık–dönüşüm–olgunluk” süreciyle ilişkilidir; her yüzey, doğanın tesadüfi izleriyle insanın içsel yolculuğuna dönüşür. Bu dokular üzerinde beliren turna figürleri, bireysel bir varlıktan kolektif bir sembole evrilir. Turna, kadim Türk mitolojisi ve Budist ikonografide olduğu gibi, sadakat, özgürlük ve ruhsal arınma arasında bir köprü kurar. Lotusla birlikte, çamurlu köklerden yükselen bir arınmanın ve yeniden doğuşun habercisine dönüşür. Sergi boyunca eserleride turnaların genel yaşamlarından hareketlerine kesitler olduğu gibi ‘dönüşüm’ süreçleri de hikayesel bir dille anlatılmaktadır. Uygurların Mahāyāna Budizmi’ni benimsemesiyle birlikte Orta Asya sanatında yer eden lotus, kirli suda açan saf bir çiçek olarak ruhun dünyevi bağlardan kurtuluşunu simgeler. Özaksu’nun yapıtlarında da lotus turna kuşlarının yaşamakta olduğu dönüşüm sürecinin sembolik bir göstergesini anlatır izleyiciye. Turnalar tıpkı lotus çiçeği gibi, çamurlu köklerden yükselen bir arınmanın ve yeniden doğuşun habercisi ve koleksitf bir dönüşüm hikayesinin baş kahramanı olmuştur. Özaksu’nun çalışmaları, tekil bir kıvılcımın toplumsal bir harekete dönüşme potansiyelini görünür kılar. Her bir kuş, hem bireysel bir sezgiyi hem de kolektif bir bilinci temsil eder. Doğadan alınan lekeler, suyun ve zamanın izleriyle birleşerek insanın içsel yolculuğuna, arınma ve dönüşüm sürecine eşlik eder. Cevher, izleyiciyi görsel bir deneyimin ötesinde düşünsel bir yolculuğa davet eder. Her kuş, her desen, her yüzey; tekil bir kıvılcımın evrensel bütüne dönüşme potansiyelini taşır. Tıpkı Spinoza’nın kipleri gibi, hepsi aynı cevherin farklı bir tezahürüdür.
Daha fazla bilgi edinFluid Stories
18. İstanbul Bienali “Üç Ayaklı Kedi” paralel sergisi olarak gerçekleştirilen Fluid Stories, Alla Güner ve Ege Subaşı’nın eserlerini bir araya getiriyor. Sergi, dünyamız ile bedenlerimiz arasındaki benzerliği su üzerinden ele alarak izleyiciyi hem ekosistemlerin hassas dengelerine hem de benliğin katmanlı yapısına bakmaya davet ediyor. Her yüzey, zamanı ve onun görünmez izlerini taşır. Yeryüzü, üzerinde yürüdüğümüz toprak kadar, akışkanlığını koruyan suyun belleğiyle de var olur. İnsan bedeni de aynı şekilde hem taşıyıcı hem de kaydedici bir yüzeydir. Fluid Stories, bu bağı iki farklı sanatçının pratiğinde görünür kılar. Alla Güner, Türkiye ve Japonya’yı çevreleyen denizlerden ve su kütlelerinden yola çıkarak oluşturduğu “su haritaları”nda ekosistemlerin hassas dengesine işaret eder. Onun işleri, suyun belleğinde biriken jeopolitik, ekolojik ve iklimsel dönüşümleri katmanlı, akışkan ve geçirgen bir görsel dile tercüme eder. Suyun taşıdığı izler yalnızca coğrafyaların değil, küresel yaşamın da narin yapısını ortaya çıkarır. Ege Subaşı ise bu hassasiyeti içe, bedene ve ruha taşır. Sanat pratiği öz-farkındalık, benlik ve varoluşsal sorgulamalar etrafında şekillenir. “Sis Perdesi” metaforuyla tanımladığı yaklaşımında, dış etkilerin algıyı bulanıklaştırdığı ve özün görünmezleştiği anlar açığa çıkar. Portrelerinde yüzler kayar, figürler belirsizleşir, anılar yarım kalır. Netlik ile flu’luk arasında gidip gelen figüratif dili, öznenin parçalı doğasını ve iç dünyanın değişken dengelerini görünür kılar. “Fluid Stories”, Alla Güner’in dış dünyada, suyun yüzeyinde okuduğu izlerle; Ege Subaşı’nın iç dünyada, bedende ve ruhta keşfettiği dengeleri aynı düzlemde buluşturur. Bu karşılaşma, yeryüzü ile benliğin, doğa ile insanın, dışsal ile içsel olanın aslında birbirinden ayrı olmadığını hatırlatır. Her yüzey, zamanı ve onun görünmez izlerini taşır. Yeryüzü, üzerinde yürüdüğümüz toprak kadar, akışkanlığını koruyan suyun belleğiyle de var olur. İnsan bedeni de aynı şekilde hem taşıyıcı hem de kaydedici bir yüzeydir. Fluid Stories, bu bağı iki farklı sanatçının pratiğinde görünür kılar. Alla Güner, denizlerden ve su kütlelerinden yola çıkarak oluşturduğu “su haritaları”nda ekosistemlerin hassas dengesine işaret eder. Onun işleri, suyun belleğinde biriken jeopolitik, ekolojik ve iklimsel dönüşümleri akışkan ve geçirgen bir görsel ile tercüme eder. Suyun taşıdığı izler yalnızca coğrafyaların değil, küresel yaşamın da narin yapısını ortaya çıkarır. Ege Subaşı ise bu hassasiyeti içe, bedene ve ruha taşır. Sanat pratiği öz-farkındalık, benlik ve varoluşsal sorgulamalar etrafında şekillenir. “Sis Perdesi” metaforuyla tanımladığı yaklaşımında, dış etkilerin algıyı bulanıklaştırdığı ve özün görünmezleştiği anlar açığa çıkar. Portrelerinde yüzler kayar, figürler belirsizleşir, anılar yarım kalır. Netlik ile flu’luk arasında gidip gelen figüratif dili, öznenin parçalı doğasını ve iç dünyanın değişken dengelerini görünür kılar. “Fluid Stories”, Alla Güner’in dış dünyada, suyun yüzeyinde okuduğu izlerlen yola çıkarak oluşturduğu su haritaları; Ege Subaşı’nın iç dünyada, bedende ve ruhta keşfettiği dengelerin aynı düzlemde buluşturur. Bu karşılaşma, yeryüzü ile benliğin, doğa ile insanın, dışsal ile içsel olanın aslında birbirinden ayrı olmadığını hatırlatır.
Daha fazla bilgi edinSummer Selection
Chi Art Gallery, her yıl tekrarlanacak olan ve bağımsız sanatçıları odağına alan yeni sergi serisinin ilk adımı Summer Selection One ile izleyiciyle buluşuyor. Jenny Adem, Daniela Budisteanu, Melike Kuş, Selin Tahtakılıç, Yunus Özaksu ve Halil Vurucuoğlu’nun üretimlerinden oluşan seçki, iç dünya ile dış gerçeklik a dalgalanan, belirsiz ama etkileyici bir alan yaratıyor. Eserler; düşsel olanla uyanıklık hâlini, şiirsel bir dille izleyiciye sunuyor. Summer Selection One, mevsimi bir zaman dilimi değil; değişimin, kırılmanın ve yeniden kurmanın metaforu olarak ele alıyor.
Daha fazla bilgi edinEvin Hafızası
Rabia Kalyoncuoğlu’nun Evin Hafızası adlı kişisel sergisi, mekân ve bellek arasındaki çok katmanlı ilişkiyi merkezine alarak, mekana özgü hazırlanan yerleştirmesiyle izleyiciyi hem kendi geçmişine ve anılarına döndürüyor hem de ütopik bir yolculuğa davet ediyor. Sanatçı, evi yalnızca bir barınma alanı değil; kimliğin, aidiyetin ve kültürel sürekliliğin taşıyıcısı olarak konumlandırıyor ve geçmiş ile güncel yaşam arasındaki değişimi sorguluyor. Sergi, toplumsal dönüşümlerin etkisiyle değişen yaşam alanlarını ve bu dönüşümün bireysel hafıza üzerindeki etkilerini duyusal bir deneyim üzerinden ele alıyor. Sanatçı sergide ev kavramını ve zaman içinde değişimini gözler önüne seriyor. Ev, geçmişte çok daha kalabalık ailelere kucak açıp, daha geniş alanlar sunuyor, daha özenli sakin ve yavaş bir hayat deneyimi sağlıyorken, günümüzde, daralan alanlar, bireyselleşme ve hızlanan zamanla hayat döngülerimizin nasıl değiştiğini inceliyor ‘Evin Hafızası’. Ev, geçmişten bugüne değişen biçimiyle, hem fiziksel hem de duygusal olarak dönüşüme uğrayan bir yapıdır. Geniş aile yapılarından bireyselleşmiş yaşam biçimlerine geçiş; doğayla kurulan güçlü bağların yerini betonlaşmaya bırakması; mekânların küçülmesiyle birlikte iç dünyanın da daralması… Kalyoncuoğlu, bu kırılma anlarını görünür kılıyor. ‘Evin Hafızası’ zamanla unutulan alanları ve alışkanlıkların izini sürerek tanıdık ama artık ait olunmayan bir ev atmosferi yaratıyor. Sanatçının pratiğinde önemli bir yer tutan el işçiliği, burada yalnızca teknik değil, kavramsal bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Geleneksel üretim yöntemleriyle kişisel anlatıları harmanlayan Kalyoncuoğlu, estetikle belleği buluşturan bir görsel dil inşa ediyor. Günlük yaşamdan alınmış, işlevini yitirmiş ya da unutulmuş nesneler, bu sergide geçmişin birer tanıklarına dönüşür. Her bir yerleştirme, bir zamanın, bir duygunun ya da bir ilişkinin hatırasını taşır. Sanatçı kurguladığı bu ütopik evin içerisinde ne geçmişe dönmeyi ne de onu tamamen unutup çağa uyumlanmayı seçer. Modern yaşamla gelen sıkışmayı ve doğadan uzaklaşmayı yarattığı bu evrendeki evin içerisinde kurguladığı, ‘sahte’ bitki örtüsü ile anlatır. Sergi, belleği yalnızca geçmişe ait bir arşiv olarak değil, bugünü anlamlandıran ve geleceği kuran bir dinamik olarak ele alır. Kalyoncuoğlu’nun kurduğu bu duyusal evren, ziyaretçiye hatırlamanın yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda iyileştirici bir süreç olduğunu da anlatır. ‘Evin Hafızası’ yalnızca görsel bir deneyim sunmakla kalmaz; izleyiciyi kendi belleğiyle, geçmişte bıraktığı parçalarla ve bugün hâlâ taşıdığı izlerle yüzleştirir. Rabia Kalyoncuoğlu’nun ‘Evin Hafızası’ başlıklı kişisel sergisi, 22 Mayıs – 28 Haziran 2025 tarihleri arasında Chi Art Gallery’de ziyaret edilebilir.
Daha fazla bilgi edinAyna Ayna
Ayna Ayna, çok katmanlı yansımalar dünyasını aydınlatan ve kimlik ile algı kavramlarını sorgulayan eşsiz bir sanatsal deneyim sunar. Dokuz sanatçının eserlerini bir araya getiren bu sergi, çağdaş toplumda aynalar metaforu üzerinden gerçeklik, benlik ve öteki kavramlarını yeniden yorumlar. Minimalist bir tasarım estetiği içinde, gökkuşağı tonlarıyla süslenen Ayna Ayna, adını masallardaki sihirli aynalardan alır ve izleyiciyi kendi yansımalarıyla yüzleşmeye davet eder. Her sanatçı, aynanın kavramını kendine özgü bakışıyla yeniden ele alarak gerçekliğin parçalanmış, bozulmuş veya çoğaltılmış versiyonlarını ortaya koyar. Görsel sanatların farklı disiplinlerinden beslenen sanatçılar, kimlik, beden politikaları, dijital benlikler, cinsiyet rolleri ve kolektif hafıza gibi konuları keşfeder. Aynalar aynı zamanda geçmiş ve gelecek, madde ve ruh, gerçek ve sanal arasındaki sınırları belirsizleştiren bir araç olarak da ortaya çıkar. Zeynep Abacı, Eyhan Çelik, Elifko, Tuba Geçgel, Güler Güçlü, Alla Güner, Gökçe İrten, Yonca Karakaş ve Damla Yalçın’ın eserleri, yalnızca kendi iç yüzleşmelerimize değil, aynı zamanda toplumsal aynalara da bakmamızı teşvik eder.
Daha fazla bilgi edin
